Nerede kalmıştık

Günler sonra…

Hehe içimden gülümsüyorum. Gülümsuyor olmam aslında birazdan anlatacaklarıma tezat bir durum. En son yazımın üstünden 2 hafta geçmiş ve henüz kendimi yazmaya hazır hissediyorum.

2 hafta önce yani bir önceki yazım olan Prizren-Karadağ‘dan sonra;

Sabah uyanıyorum ve yine o rütin ama eğlenceli işlerime koyuluyorum. Tulumdan çık, çantaları derle topla ve kahvaltıya başla. İzdirap dolu anlar yaşayacağımdan habersiz dün gece iri ve kalın kaşlı, saçları bem beyaz Faik abinin bana ikram ettiği sütü kahvaltıma yeterli miktarda boca ediyor ve yemeğe koyuluyorum. Kahvaltımın sonuna doğru miğdemden gelen ilk sinyalin iyiye işaret olmadığını hissediyorum. Hafif bir bulantı. Homurdanarak ve son lokmamı yiyerek şunları sayıklıyorum. Ulan Furkan bu mide bu gün sana bir terslik çıkaracak en iyisi kalan lokmaları çöpe dökeyim. Kabahatı sütte değil midemde arıyorum. Ne bulsam yiyen biriyim bir önceki gece yediklerimle beraber sütünde ilavesiyle miğdemin bulantısını buna yorumluyorum.

Aradan 30 km geçiyor nabzım yükseliyor, gereğinden fazla terliyor ve kalbimin hızlı attığını fark ediyorum. Evet o anda beynimde şimşekler çakıyor, gözlerim kederleniyor. Ellerimdeki kuvvet yerini halsizliye bırakıyor. Hava epey ayaz ve sisli. Dağların arası soğuk, düşük irtifalı bölegelere göre daha soğuk olduğundan biraz kalın giyinmiş bir vaziyette halsizliğim bana artık dur, sağ şeritte bir boşuklar var birkaç lokma ekmek at. Ufakken anneme mırıldandığım cümleler aklıma geliyor o an.

  • Anne?
  • Efendim oğlum
  • Biraz miğdem bulanıyor
  • Birkaç lokma ekmek at ağzına mideni bastırır

İşte o an sağ şeritteki boşluğa yanaşırken 2 günlük bayat ekmeğimi arka sol heybemden çıkarmaya çalışıyorum. Öyle halsizim ki heybemin bağını dahi gevşetemiyor bir yandan da soluk alıp veremiyorum. Öte yandan bacaklarıma vuran ayaz üşümeme neden oluyor. Ekmeği çıkartırken Faik amcanın bana verdiği 1 kavanoz süt ve yoğurt gözüme ilişiyor. Poşetten onlarıda çıkarıp bozuk olup olmadığını kontrol ediyorum. Süt normal görünüyor ama yoğurt dibe çökmüş ve artık bozulmanın son evrelerinde.

E o halde süt bozuk değil. Tadı çok güzel ekşimemiş ama yoğurt ölmüş derken, ekmek lokmaları boğazıma düğümleniyor. Yoğurttan ve sütten vaz geçiyorum. Mantıksız bir şekilde çöp tenekesi arıyorum. Nede olsa doğa severiz çöpü yeşilliğe sallayacak değiliz ya. Ama burası bir dağ ve çöp tekenesi şehirde olur. Dağ organiktir ve sadece organik enzimler. Ancak sütten ve yoğurttan vaz geçmeliyim nedeni ise çok ağır olmaları ve benimde halsiz, hasta olmam onları taşıyamacağım anlamına geliyor. Çok ama çok üzülerek şişeleri yere bırakıyorum. Doğa zayıfları affetmiyor bunu çok iyi biliyorum. Güçlünün yaşaması için zayıf yok olmalı. Adil bir kavram. Zayif olan verimsiz, güçlü olan ise yeni nesiller için verimli olandır. Tabi şehirdeki güçlüler sadece kendilerine çalışıyor.

Bisikletime atladığım gibi yola koyuluyorum. Ve artık sis perdesi resmen aralanıyor. Sanki bir işçi gibi mesaisini bitirmiş ve çoğunluk halinde arkasında da bir iki işçi kalmışcasına sıralanmış ufak sisciklerde peşinde. Büyük patron sahnede, güneş kendini gösteriyor. Oh artık ısınacağım derken iki dağı bir birine bağlayan bir tren yolu köprüsü gözüme ilişiyor biraz duraksıyorum ve köprüyü inceliyorum. Eski mi yeni mi anlamaya çalışıyor ve hayalen tarihte bir yolculuk yapıyorum. Bir anda hayalim tuzla buz oluyor. Sanki büyük bir binada her şeyin rütin gittiği bir zaman dilimde binanın alarmanın çalması ve her yerin kararaması gibi. Gözlerim kararıyor, kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atarken ben olan biteni idrak etmeye çalışıyorum ve yine umursamaz bir tavırla ağır ağır pedal çeviyorum. Yol yapım çalışması var 500 mt tozlu ve tek şeritli bir yolda buluyorum kendimi. Yol yapım personeli, elinde kırmızı bir bayrak dur diyor. Durduğum an nefesim kesiliyor derin nefes alarak vücudumun ihtiyacı olan oksijeni depolamaya gayret gösterdiğimi iyi biliyorum. Olmuyor ne yazik ki o oksijenden mahrum kalarak yeşil bayrağı kaldıran personele acı acı bakıyorum. Ve yol çift şerit olana dek sürüyorum. Durup dinlenmem imkasız yol perişan ve tek şerit. Nabzım yükselmiş ter içinde bir boşluğa gidiyorum. Bisikletimden düşercesine resmen kendimi tozlu toprağa atıyorum. Göz ucuyla 50 mt ötedeki personeli kesiyorum. Umursamaz tavırlarıyla bana düşman olduğunu o an alıyorum. Bisikletimin arkasında bir Türk bayrağı ve benim bulunduğum alan tamamen sırp toprakları. Yeşil montumu yere serip uzanmışken bir yandan aklıma sponsorum olan Kamperest’ten Hakan abi, Aykut ve Nazim abinin ekipmanları bana verdiği an aklıma geliyor. ” Bu ekipmanları güle güle kullan Furkan’cım” ne yazık ki o an acıdan gözlerim nemlemiş, bir yandan personellerin şefi yanıma kadar geliyor. Oda göz ucuyla biraz bakıp uzaklaşıyor. Kendi kendime Furkan hayrı ve şerri veren Allah, varsın yardım etmesinler sen başının çaresine bakarsın derken nabzım düşmüş. Oracıkta yatamıyacağımı bilerek bisikletimi bir nefeste kaldırıp ilerliyorum. Daha 200 mt geçmeden bir evin garajının önüne kapaklanıyorum. Artık orada herşeyin bittiğini ve takatimin kalmadığını anlıyorum. Peki ne yapmalı?

Gözüme evin çitleri ilişiyor. Ve çitlerin arasındaki yaşlı teyzeye gözlerimle yardıma ihtiyacım olduğunu ap acık ilan ederken teyze korkmuş olacak ki içeri giriyor. Anlaşıldı burada tamamen yalnızım. Bir kuytuya çadır kurup dinlenmek istiyorum. Bu gün benim için bitti. 50 mt ötede miğde bulantısı ve nefes darlığı ile çadırımın üst katmanını yayarken. Big bang!!!

Miğdem birşeyler söylüyor hatta söylemiyor içinde ne varsa dışarı atmak istiyor. Öylesine bir acı, öylesine bir halsizlik ilk kez yaşıyorum. Kusmaya çalışıyorum ama olmuyor çünkü dizlerimin üzerine çökmüş miğdemi ikiye katlamıştım. O an o acıyla bir kez öğüroyrum ama olmuyor. Yaşananlar birkaç saniyeden ibaret ancak anlatması çok uzun sürdü farkındayım. Bir anda aklıma kusma pozisyonu geliyor. Açık net konuşacağım. Köpek gibi 4 ayak üzerinde durarak sırt hafif yukarı baş ise hafif aşağıda olmalı ki miğde ve yemek borusu tam kusma pozisyonunu almalı. Ve sonunda ne varsa çıkarıyorum. Herşey bununla bitmiyor bir yandan sinekler üzerime ordu gibi saldırıyor. Mücadele etmem imkansız. Büyük bir rahatlama yaşıyorum . Güç bela çadırı kurduktan sonra şişme matımı kusmuklu ağzımla şişiyorum. Ve sonunda çadırın içinde sineksiz bir uyku için uzanıyorum. Ne yazık ki oda imkansız çünkü çadır güneşin altında ve saat gündüz bire geliyor. Yanıyor bir yandan terliyor bir yandan nefes almakta güçlük çekiyorum. Matı çimenlere kalan son enerjimle atıyorum. Sanırım burada öleceğim sanırım herşeyin sonu geldi. Demekten başka çarem kalmıyor. Altı üstü bir kusma ama o an o acı bana bunları düşündürüyor.

Dakikalar geçiyor nefes almakta güçlük çekiyorum. Evimden kilometrelerce uzaktayım ve kimse yardım etmek istemiyor. Aklıma yıllar evvel izlediğim into the wild filmi geliyor. Benim yaşlarımda bir genç, kapital yaşamdan arınmak ve soyutlanmak için yürüyerek binlerce kilometre Alaska’ya ıssızlığa doğru yola koyuluyor ve filmin sonunda zehirlenerek yaşamı sonlanıyor. O kareler canlanıyor gözümün önünde. Filmdeki genç gezgin öleceğini hissedip son dakikalarında şunları söylüyor;

  • Evet çok uzaklarda bir başıma bir yaşam kurdum. Anne? Baba? Beni anlamadığınızı biliyorum ama şuan gördüklerimi görseydiniz bana hak verirdiniz derken. Gözleri gökyüzündeki kar beyazı bulutlara ve onlara arka fon olan mavi katmana ilişiyor. Oracıkta ölüyor genç gezgin.

20150824_184824

Ve o an, onları düşünürken ölüm hissi azalıyor. O nun yerine kendimi sorguluyorum. Furkan işte sana tabiat. Yem yeşil ağaçlar, sık sık bir birine dolanmış ton ton yeşilin bol olduğu, gök yüzünün mas mavi göz kamaştırıcı kubbesinin alıntındasın . Peki burada bu halde yalnız, çok hasta ve bitkinken pişmanlık yaşıyor musun?

Kendimden adım kadar eminimdim. Zerre pişmanlık yaşamıyordum. Aksine o an yaşadığımı anladım. Ve 6 saatlik uykuma sokuldum.

6 saat sonra gözlerimi yine açıyorum. Kaslarım ağırlaşmış ve ağrılar içinde çadırıma giriyorum.

Susadım! Hemde köpekler gibi.

Kulaklarımı sonunda kadar açıp dinlemeye başladım ama nafile sus sesi yok ve 6 saat boyunca uyanarak içtiğim 2 lt suyumda bitmiş. Bu halde nereden su bulacağım derken 7 saat önce akarsuyun yanından geçtiğim aklıma geliyor. Eee tamamda sende o enerji nerede. Geberiyorsun çadırın kapısına uzanamıyorsun kaldı ki 2 lt su şişesini doldurup geri geleceksin. Ama nafile bu işi benden başka kimse yapamaz. Gps i açıp su kaynağının mesafesine bakıyorum.

  • Tamam çokta uzak değilmiş diyerek kendimi motive ediyorum.

Daha sonra gps te yakınlarda bir yeşillik gözüme ilişiyor. Çok yeşillik su demek bunu biliyorum. Ben yinede hedefimi 1.5 km uzaktaki suya kitlemiş bir yandan yürürken o yeşilliği görüyorum. Ve evet su sesi. Büyük bir hevesle çok fazla yürümeme gerek kalmadan suya ulaşıyorum. Suyu doldurup kana kana içtikten sonra çadıra dönüyorum. Eee ne yani bitti mi? Hayır sadece su yetmez miğdem tamamen boşken nasıl ayakta kalabilirim. Güç bela makarna pişiriyorum. Belki 10 lokma anca yedikten sonra yine güç bela çadırıma giriyorum.

Ve sonunda sabah oluyor. Yola koyulma vakti, kendimi iyi hissediyorum. Kismen.

 

Biraz moladan sonra Hedefim dillere destan tara köpürüsü nehir eşliğinde dağlar tepeler aşılıyor ve tara köprüsüne varılıyor. 3 gün duş alamadığım için nehire giriyorum ve yemek yemek için gayret gösteriyorum ama olmuyor birkaç lokma makarna ve yola devam. Sonunda tara köprüsüne miğde bulantısıyla giriyorum. 10 yada 20 erou karşılığında ve yine miğde bulantısıyla zip line yapıyorum. Kamping alanına 3 euro ve mangalda balığa 10 euro veriyorum. Nede olsa hak ettim onca yol makarna ve musli ile geçti. Tam çadırıma giderken yine kusuyorum. Yok Furkan buraya kadar. Saray bosna’da senin tur yalan olur atla uçağa eve. Sabahta 5 euro kahvaltı ile most kamping alanından resmen soyularak ayrılıyorum. Hedef mi? Hedef büyük ama ben küçük ve hastayım. Küçük bir adam gibi hissediyorum öz güvenim yerle bir. 1 senedir hayalini kurduğum Durmitor milli parkına 1900 mt tırmanmak niyetim. Hem de hasta ve yaşlıyken :D.

durmitormilliparkıfurkanemircom

 

Tıman yavrum tırman. 500 mt 700 mt 1000 mt ve 1500 mt derken bayılmaklık bir halde cimenlere yapışıp kalıyorum. Bir çok nedeni var. İlki ishal ve kusmadan kaynaklanan halsizlik ve yorgunluk. İkincisi oksijeni iyi olan bir ortamda dinlenmem gerekirken. 1500 mt oksijenin seyrelip azalması buna sebep kalp ritim yükseltiyor ki daha fazla oksijen kana karışşın. Hasta ve öfkeli bir vaziyette çiğerlerim yırtılırcasına aralıksız binlerce kez soluk alıp vermek beni bitiyor. Yaklaşık 1 saat sonra ise bende durmitorun zirvesini o halde bitiriyorum. Nihayet 1900 mt deyim ve inişe hazırım. Durmitor dan inmek 1 saatimi alıyor. Ve bütün heybetiyle, bütün görkemi ile büyük mü büyük Tara kanyonu karşıma geçit vermek istemezcesine dikiliyor. Öyle böyle değil abicim. İmparator gibi kral gibi tahtına oturmuş bir kanyon. Ve tarifi imkansız keskin virajli inişi tadından yenmiyor. İnişi bitiyorum tamamda yamaç lan buralar nereye çadır atıp uyuyacaksın?

Cevap pedalda gizli. Git babam git 40 km gideceksin ki çadırda uyuyasın.

Hedefim bosnaya ulaşmak dere tepe gidiyorum ama nafile yol bitmiyor. 100 km sonunda bir restaurant görüyor ve içeri dalıyorum. 1 porsiyon tavuk söylemekten başka çarem yok. Geriye kalan tüm etler domuz eti. Yemeğimi yiyip uykuya dalıyorum. Sabah yine sisle ve ayazla uyanıyorum. Biraz gittikten sonra sınır kapısına ulaşıyor ve Bosna’ya giriş yapıyorum. Yol desen değil, dağ desen değil 2 ülke arasında kalan yolu kimse asfaltlamamış zangır zangır 30 km yol gittikten sonra sonunda asfalt yola kavuşup kendimi benzinliğe atıyorum.

Yine dereler, yamaçlar, rampalar derken sonunda Saray Bosna’dayım. Tur süresince çok fazla plan yapmayı gereksiz bulan biriyim. Bosna’ya vardığımda birkaç tur atıyorum ve telefonumdan Ömer abiye civarda tanıdıkları olup olmadığını soruyorum.

Kısmetliyim Ömer abinin birkaç arkadaşı beni karşılıyor yemek yiyoruz daha sonra bana bir hostel ayarlıyorlar. Oldukça temiz olan bu hostelin adı Curt. Fakat hostel mantığı işte kaldığım odanın dışarı bakan bir camı dahi yok hadi onuda geçtim yatak olsum yeter diyorum ama 2 geceliği 40 euro . Biraz yemek ve uykudan sonra sabah oluyor. Yine o miğde bulantısı beni esir alıyor. Günleridir doğru beslenememekten olacak ki bir türlü iyileşmem mümkün olmuyor.

 

20150830_063005

Bir anda aklıma annanemin sihirli tarifi geliyor.

Pilav lapası ve ardından bir fincan kuru Türk kahvesini yemek beni iyileştirdi. Saray Bosna’yı turlama vakti nihayet nasip olmuştu.

Saray Bosna 1993 te sırpların Türkler’den ve Müslümanlardan intikam almak istediklerini alal ade açıkladıkları zamandır. Seneler süren kan ve şiddet dolu bir savaştan söz ediyorum. Öyleki yer yüzünde bu güne kadar görülmemiş 83 işkence çeşidi tespit edilmiştir. Halen sırpların bir çoğu Müslümanlara ve Türklere karşı öfke besliyorlar.

DSC03380

Öyle ki Bosna sınırlarının içindeyken bir sırp köyünden geçiyordum. Biraz susadığım için yol kenarında durup gümüş renkli termosumun kapağını açıp bir bardak su içmeye koyulurken bisikletimin hemen yanına bir ses duyuyorum. İlk önce ağaçtan meyve düştüğünü sanıyor ve bardağımdan bir yudum daha su içmek isterken aynı ses ikince kez yanımda biti veriyor. Yine aldırış etmiyorum. Derken bir ses daha bu sefer yerde bir taşın yuvarlandığını fark ettikten sonra arkama bakıyorum ve 4 kişinin öfkeli gözleri altında şoke oluyorum. Jetonum oracıkta düşüyor anlıyorum ki o 4 kişi sırp ve bayrağımı gördükten sonra beni taşlıyorlar.

Ne yazık ne yazık. Allah biliyor ya bir sırpın yardıma ihtiyacı olsa hiç düşünmeden yardım ederdim. Belki bazılarınız bana kızabilir. Ancak düşmanı, dost edinmek için ilk ikramı sizin vermeniz lazım. Veren el alan üstündür demiş bir ata sözümüz. Bir Müslüman kin tutmamalı.

Bosna eski çarşısını, camilerini ve diğer tarihi yapılarını geziyorum. Büyük ortodosk kilisesi, saat kulesi, hatta büyük bombanın düştüğü Pazar yerinide ziyaret ediyorum.

DSC03395
DSC03393
DSC03385
DSC03375
DSC03361
DSC03352
DSC03349
DSC03348
DSC03345

Bosna’da büyük bir tarih ve yaşanmışlık bütün bedenimi, ruhumu sarıyor. Sürekli o günleri düşünmeden edemiyorum. Bir yandan şehitlikleri dolaşıp dua ediyor bir yandan kulaklarımda o günlerden kalan savaşın sesleri. Her adımda, her köşe başında, her ara sokakta. Çığlıklar yükseliyor, feryatlar figanlar. Kendimi alı koyamıyorum. Başka şeyler düşünmem gülmem imkansız. Mermi izleriyle dolu evleri gördükçe gözlerim nemleniyor, yüreğim çarpıyor. Bosnayı tam tepeden izleyebileceğiniz bir nokta var. Şöyle tarif edeyim. Alija Izetbegović yattığı şehitliğin hemen üstünde tepenin başına konumlandırılmış nargile ve çay bahçesi.

 

DSC03388

DSC03363

Ne yazık ki Bosna’da insan tanımak pekte mümkün değil, yani yerlisi ile tanışmaktan söz ediyorum. Bosna’nın her yerinde tursit dolu. Barlar, publar vs. Birde meşhur bakırcılar çarşısı görülmeye değer.

Camilerde ayrı güzel. Hepsi Osmanlı döneminden kalma şaheserler.

Ve ayrılık vakti hostelimden ayrılıp istikametimi Mostar’a yönetiliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir